Pages Menu
TwitterFacebook
Categories Menu

- Gezgin: - Eki 4, 2013 Konu: Avrupa | 2 yorum

Interrail ile İtalya Gezisi

Interrail ile İtalya Gezisi

İtalya zengin kültürü ve sıcakkanlı Akdeniz insanları ile turizmcilerin gözdesi. İlkay’ın eğlenceli yolculuğunda tuttuğu notlar bu ülkeyi gezmek isteyenlere ışık tutuyor.

 

İTALYA GEZİSİ NOTLARI

 

Interrail nedir?

 

İnterrail size belirlenmiş bölgeler içerisinde 2. ve 3. sınıf trenler (intercity ve regular-eurostarlar ek ücretli) ve kompartmanlarda ücretsiz yolculuk olanağı sağlayan bir bilet koçanıdır. Tek bölge, iki bölge ve tüm bölgeler (global) olarak üç seçenek sunar. Sizin belirlediğiniz tarihlerde tek bölge 16 gün, iki bölge 22 gün ve global 1 ay geçerlidir. Ayrıca Yunanistan-İtalya arası yapılan deniz yolculuklarında belirli iki gemi şirketi ile interrail bileti geçerlidir, sadece bir miktar ekstra ödemeniz gerekir.

 

İnterrail bir tur değildir. Nerede kalacağınız, ne yiyip içeceğiniz, hangi yöne hangi trenle saat kaçta gideceğiniz size kalmıştır. Tek yapmanız gereken bir sonraki trene karar verip elinizdeki bilet koçanına işlemektir.

 

Daha fazla bilgi ve bilet fiyatları için: http://www.genctur.com/

 

Peki ya ben?
Ben 22 günlük biletimi hem İtalya’yı görebilmek hem de biraz da olsa yaşayabilmek için sadece İtalya’da ve biraz da Yunanistan’da kullandım. Yolculuğum İstanbul’dan başladı.

 

İstanbul’dan Yunanistan’a
Yolculuk Sirkeci İstasyonundan başladı. Sirkeci’den Uzunköprü’ye gitmek için ya gardan ya da genç tur bürosundan 11 YTL lik bir tren bileti alınıyor. Uzunköprü’ye giden bu trenin son derece yavaş ve her yerde duran cinste bir tren olduğunu belirtmek istiyorum. Bunun sebeplerini bir fransıza ya da bir ispanyola anlatmaya çabalamak da oldukça sinir bozucu olabiliyor.

 

Sınıra gelince Türk askerleri tarafından pasaport-vize kontrolü yapılıyor. Çıkış pulu alınıyor. Ardından aynı trenle diğer sınıra kadar gidiliyor. Pytion sınırında bu sefer Yunan askerleri tarafından pasaportlar toplanıyor

 

Yolculuk sınırdan Selanik’e kadar giden treni beklemek üzere bir süre erteleniyor. Üstelik bu tren için de interrail bileti geçmiyor ve yolculuğun daha ilk aktarmasında fiyatı 6.50 olsa da bilet almaktan dolayı sinirler azıcık geriliyor.

 

Tren Selanik’e gece varıyor. İki seçenek var. Birincisi geceyi geçirecek bir yer bulmak ya da hemen iki dakika sonra kalkacak Atina trenine koşmak. Atina treni yataklı bir tren ancak bunun için rezervasyonlu olmak kesinlikle daha hayırlı. Bir takım gerginliklerin ek ücret ödemek, kondüktörün dil bilmemesi- ardından bir yatak bulup yatmak en iyisi.

 

Atina treni sabaha karşı saatlerde varıyor. Burdan İtalya’ya geçmek üzere Patras’a gitmek gerekiyor. Ancak Patras’a giden trenler bu istasyondan değil, şehrin başka bir yerindeki başka bir istasyondan kalkıyor. Bu istasyon tam bir fıkra. İtalyanlar, İspanyollar, Fransızlar, Arjantinler..Türkiye’de ya da Yunanistan’da interrail yapmış herkesin toplandığı bir istasyon. Patras’a varış öğleni buluyor. Trende bolca sohbet ediliyor, konserve dolma eşliğinde Türklerden, dünyadan, Avrupa Birliğinden, rüyalardan, okuldan, ülkelerden, yolculuklardan, yazarlardan bahsediliyor. Tren camından deniz manzaraları, zeytin ağaçları ve küçük köyler görülüyor.

 

Patras gündüz gözüyle ve tok karınla gördüğüm ilk Yunan şehri oldu. Tam anlamıyla bir liman kenti diyebileceğimiz küçük bir şehir. Önce interrail biletinin geçerli olduğu Blue Star Ferries’i veya Superfast Ferries’ bürolarını bulup bilet almak gerekiyor. Blue Star’ı adından dolayı mıdır nedir tercih edip 10 euroluk ek ücretimle ferry biletimi alıyorum.

 

Bundan sonrası şehirde ferry’ye yakın bir yerler bulup oturmak, birşeyler yemek, bir bira bir kahve içmek ve uzun deniz yolculuğuna hazırlanmakla geçiyor. Ferry kalkmadan birkaç saat önce binmek gerektiği için yolda tanıştığım ?fıkra arkadaşlarımla’ bir süre sonra kalkıyoruz.
Ferry yolculuğu Bari’ye yaklaşık 18-19 saat sürüyor. Çatıda bir yer bulup ferry’nin olanaklarını zorluyoruz.(duş, sıcak su vs.)

Sabahleyin Bari ‘ye varıyoruz.

 

Bari İstasyonu biraz uzakta. Yürümek mümkün ancak yolları bilen birini bulmak lazım. Bari sokakları gördüğüm ilk İtalyan sokakları olarak tarihte yerini alıyor, son derece İtalyan’ olduğunu söylemeliyim. Dar , taşlı sokaklar ve renkleri sarı, yeşil ve kiremit rengi arası değişen kepenkli evler. Bir sonraki Napoli trenine kadar Bari sokaklarını geziyoruz.

 

Napoli ‘ye ancak gece saatlerinde varılıyor.

 

Şehre girerken yol boyunca hiçbir yerde görmediğim gökdelenler ve çelik binaları görüyorum. Geceyi geçirmek için bildiğim hiçbir yer yok. Sonunda kendimi Napoli metrosunda Margellina denilen yere giderken buluyorum, bana anlatılan bu çünkü.

 

Hosteli bulmak zor olmuyor. Bir yatağa yerleştikten sonra şehri gezmeye gidiyorum.

 

Margellina tam bir yaz gecesi yaşıyor. Etraf scooterlar ve vespalardan geçilmiyor. Herkes neşeli-ya da dillerini anlamadığımdan bana öyle geliyor- ve konuşmadığım halde yabancı olduğum anlaşılıyor.

Ertesi sabah Pompei ‘yi gezmek üzere Napoli’ye gidiyorum. Yol olsa olsa 15 dakika sürüyor. Napoli’den Pompei’ye gitmek ise yarım saat kadar. Yol boyunca deniz görülüyor. Pompei’de hemen bir information’ bulup hem şehrin hem de antik kentin haritalarını alıyorum. Antik kente giriş 10 euro . Üstelik Uluslarası Öğrenci Kimliği de geçmiyor. Sebep: Avrupalı olmamak. Eğer adı listede olan ülkelerden gelmiş olsam giriş 5 euro. Bu kurala uyarak giriş biletimi alıyorum. Antik kenti tamamıyla gezmem 4-5 saatimi alıyor. Antik kentten çıkıp Pompei’de yürürken açık tek bir dükkan bulamıyorum. Tüm kepenkler ve kapılar kapalı tüm şehir uyuyor. Biraz vakit geçirdikten sonra Napoli’ye gidiyorum. Bu şehrin Eminönü’nden hiçbir farkı olmadığına karar veriyorum. Özellikle seyyar satıcılık konusunda birbirleriyle yarışabilecek iki yer bence Eminönü ve Napoli.

Margellina’ya geri dönüyorum. Margellina oldukça güzel bir yer. Binaları, sokakları ve parklarıyla son derece estetik.

Ertesi gün Roma’ya gitmek üzere Napoli’den ayrılıyorum. Yolda Roma’ya girerken gördüğüm graffitilerden birinde Welcome to RomeYork’ yazıyor. Gülümsüyorum.

 

Roma Termini binasında şaşkalozları oynuyorum. Bugüne kadar gördüğüm en büyük istasyon binası. Hem de en kalabalığı. Hem de en karmaşığı. Yapabileceğim ilk şey daha önce vize işlemleri için rezervasyon yaptırdığım hostel bulmak. Sora sora Bağdat’ı bulacağını zannetmek bazen yanlış olabiliyor. Soru sormaya çabaladığım insanlar bazen yüzüme bile bakmıyor. Bir telefon bulup hosteli arıyorum ve aynı caddede üç beş sefer ileri geri yürüdükten sonra hosteli buluyorum. Tek sorunumun bugüne değin adresleri yakınlarındaki binalara göre anlayan bir insan olduğum için numaralara bakarak yolları bulmakta zorlanıyorum.

Günüm Roma sokaklarını arşınlamaya başlayarak ve ilk pizzamı yiyerek geçiyor

 

Roma’da yapılasılar:

 

Bir şehir haritası alarak bütün şehri yürümek.

 

İspanyol Merdivenleri’ne, Venezia Meydanı’na, Collesium’a, Aşk Çeşmesi’ne sabah öğlen akşam gitmek.

 

Akşamları Piazzale Navona’daki performans sanatçılarını izlemek.

 

Geceleri sokakları gezmek.

 

Kaybolmak.

 

Günde üç öğün dilim pizza yemek.

 

Dondurma ile beslenmek.

 

Otobüs için bilet almak ama asla kullanmamak.

 

Her çeşmeden su doldurmak, el-yüz yıkamak .

 

Vatikan’a gitmek.

 

Üç tane şehir haritası eskitmek.

 

Tevere kıyısında uyumak.

 

Roma’da yaptırdığım hostel rezervasyonum dolup da Roma’da yapılacaklar bitmediğinden hem Termini’ye bu durumda da şehre daha yakın olan bir hostel e geçtim. Bütün gün ve gece Roma’yı altüst ettikten sonra Floransa’ya gitmek üzere yola çıktım.

 

Öğle saatlerinde Floransa ‘daydım.

 

Artık şehir ustası haline gelmiş biri olarak hemen bir şehir haritası aldım ve daha önce duymuş olduğum çadır kampına gittim.

 

Floransa oldukça küçük bir şehir olmasına rağmen gezilecek ve görülecek çok şey var. Şehri nehir ikiye bölüyor. Her yere yürüyerek ulaşmak mümkün. Müzelerden Piazza Pitti ve Galleria degli Uffizi kesinlikle görülmeli. Giriş ücretleri ise 5 ila 10 euro arasında değişiyor. Yine uluslararası öğrenci kimliğine sahip olmak birşey değiştirmiyor. Galleria degli Uffizi’nin önündeki kuyruğu beklemek bence değer.

 

Floransa’da her zaman hareket var. Sokaklar performans sanatçıları ve müzisyenlerle dolu. Geceleri birşey kaçırmamak için Piazzale Republica’dan Uffizi’nin önüne oradan Duomo’ya mekik dokumak gerekiyor. Hediyelik eşya almak için her zaman açık bir pazarı var. Ayrıca sadece Pazar günleri kurulan organik ürünler satan ve tahta oyuncaklarla oynayabileceğiniz bir pazarı daha var. Floransa’da günler biraz yürüyüp bolca meydanlarda, merdivenlerde oturmakla, insanlarla tanışıp sohbet etmekle, heykel adamları ve pandomimcileri izlemekle geçti.

Üç günün sonunda Pisa’ya gitmek üzere yola çıktım. Pisa Floransa’dan iki-üç saat uzaklıkta. İstasyonunda çantanızı 12 saati 3 euro’ya kilitleyebileceğiniz dolaplar var. Pisa kulesi ise istasyona çok yakın. Yapılabilecek yegane aktivite ise sanırım yine her zamanki gibi- dilim pizza alıp çimenlerde uzanarak Pisa Kulesine ve onun önünde eğri kuleyi iter pozisyonda fotograf çektiren binlerce insanı izlmek.

 

Pisa’dan La Spezia adlı şehre gitmek üzere aynı gün ayrıldım. Hakkında tam olarak birşey bilmesem de denize girmek için şansımı denemek üzere Chinque Terra denen bölgeye gittim. Chinque Terra, beş ayrı küçük koydan oluşan bir yer. Deniz seviyesinden oldukça yüksekte adeta kayalara oyulmuş evlerden ve yokuşlardan oluşuyor. Hosteli olan tek bölge olan Manorola’ya vardığımda gece saatleriydi, hostelde yer yoktu, bir süre sokaklarda yürüdükten sonra Floransa’ya gidip oradan Venedik’e geçmeye karar verdim.

 

La Spezia’da ve Floransa’da (yine!)birer gece geçirdikten sonra Venedik’e gitmek üzere yola çıktım.

 

Venedik ‘e gidiş tahminlerimden daha uzun sürdü.(takribi 5 saat) Daha önce duymuş olduğum çadır kampı Alba D’oro ‘ya gittim. Bu kamp Venedik’in dışında bir yerde bulunuyor ve iki otobüsle aktarma yapmak gerekiyor. Venedik’te daha önce her şehirde yaptığım şeyden vazgeçip şehir haritası almadım. Ne de olsa her halükarda kaybolunuyordu. Sokaklar nereye döneceğinizi gösteren oklarla dolu. Onlar da olmasa Venedik’te yol bulmak neredeyse imkansız. Her yerde aynı kanallar, aynı kanalların üzerinde aynı köprüler, aynı dar sokaklar, aynı tip binalar, pace bayrakları , aynı çiçekler sarkan pencereler ve aynı maske dükkanlarından var. Sonuç itibariyle ben şuraya gidicem bugün’ fikrinden vazgeçip öylesine yürümek Venedik için kesinlikle çok uygun. Örneğin tesadüfler beni 51.Venedik Bienali’ne götürdü. Müzelere ve galerilere girmek Venedik’te son derece uygun. Öğrenci kartınızı göstermeseniz bile öğrenci bileti kesiyorlar. Gezilecek çok sayıda müze ve galeri olduğunu da belirtmeli. Bunun dışında Venedik’te günler bir kanalın kenarında oturarak, Saint Remo Meydanı’nı aramaya çalışarak, bir yeri bulmaya çalışırken başka bir yere çıkmakla geçiyor. Hava genellikle puslu ve yağmurlu. Birkaç günden fazla vakit ayırmak sıkıcı olabilir.

Üç günün sonunda Venedik’ten ayrıldım ve Ancona ‘ya giden trene bindim.

 

Ancona’ya akşam saatlerinde vardım. Amacım hemen ferry’ye binmek ve Patras’a gitmekti ancak ferryyi kaçırdığım için bir geceyi geçirecek bir hostel buldum. Ertesi sabah hemen ferry terminaline gidip Patras’a rezervasyon yaptırdım. Burada bu işletmecilik Superfast Ferries’ tarafından gerçekleştiriliyor. Tahmini 25 saat deniz yolculuğundan sonra (19 saat yazıyor ama değil) Patras’a vardım.

 

Hızlı bir şekilde Atina’ya ordan tek bir trenle 15 saat yolculuk ederekAlexandrapolis ‘e vardım. Alexandrapolis ‘in türkçe adı Dedeağaç ve bu bölgede çok sayıda Türk’e rastlamak mümkün. Tren istasyonunun hemen karşısında bir hotele yerleştim. Alexandrapolis’te tanıştığım insanlar yalnız gezdiğimi öğrendiklerinde aynı türklerin yaptığı gibi tepki vererek neden’ diye sordular. Kahveye Türk kahvesi dedim diye beni haşlayan kahve sahibi amcayla olan terslik dışında yunanistan’da türk olmak’ son derece keyifli. Bir kere karşı kıyıyla olan benzerlikleri görmek, Türküm deyince ne var ne yok’ cümlesini duymak çok hoş. Ayrıca burda karnın açtır diye ekmeğini hediye eden ve otostop çektiğinizde sizi istediğiniz yere kadar bırakan güzel insanlar yaşıyor. Alexandrapolis’te bir gece geçirdikten sonra yolculuğumun son noktası olan ada ya gittim. Geri dönüş yine Alexandrapolis’ten oldu. Oradan Pytion sınırına oradan Türk sınırına geçtim. Türk sınırında tren beklerken birşeyler almak için girdiğim büfeden ilk hoşgeldin, seni anımsıyorum nasıl geçti yolculuğun’ sorusuyla ilk türk sohbetimi yaptıktan sonra yol boyu kompartmanımı paylaştığım Arjantinli Ana ve İrlandalı Patrick’e Türkleri, Türkiye Cumhuriyeti’ni, İstanbul’u, Ankara’yı, Antalya’yı, Avrupa Birliğini, savaşları, politikayı, dini son bir kez anlatarak evime geri döndüm- aynı şeyleri birçok insana anlatmaya çalışmanın (Neden kapalı değilsin? İstanbul çok mu tehlikeli? Babanın kaç karısı var? Türkiye nerde? Türkiye’de nece konuşuyorsunuz? Arapça bilmiyor musun?..) verdiği yorgunlukla günlerce uyudum..

 

Kıssadan hisseler köşesi..

 

•  Dışardan görünenle içerdeki bir olamıyor.

 

•  İnsanlar çok cahil olabiliyor. Onlara dert anlatmaya çalışmak insanı yorabiliyor ama sakin olmakta ve soruların hepsini düzgünce cevaplandırmakta fayda var. En iyi ihtimalle kalkıp gidebilme ya da dil bilmiyormuş gibi davranmak gibi bir şansınız var.

•  Neredeyse bütün İtalya’da özellikle Roma’da- sokakların fena halde sidik koktuğunu söylemeden geçemeyeceğim. Üzgünüm.

 

•  Pompei Antik Kent’te aynı Türkiye’de kimi programların kameralarına yansıyan tarihi esere çöp atmak, isim kazımak gibi eylemlerin yaygın olduğunu gördüm.

 

•  Tagging ve graffiti çok yaygın.

 

•  Herkese Türkiye’den geldiğini söylemek yalnız gezen bir dişi’ için çok zekice bir davranış değil.

 

•  Çok fazla göçmen var. Bu insanların çoğu Jamaica’dan ve Senegal’den gelmişler ve mutsuzlar.

 

•  Anladığım kadarıyla dünya işporta piyasasının nabzını göçmenler tutuyor. Hemen her yerde aynı kol çantalarını, dans eden tuhaf bebekleri ve cep telefonu şarjı bulmak mümkün.

 

•  Mümkünse bozulduğunda üzülmeyeceğiniz elektronik eşyanızla yola çıkmanızı dijital fotograf makinası floransa’da bozulan talihsiz bir insan olarak şiddetle tavsiye ediyorum.

 

•  Her türkçe konuşanla konuşmamak gerekiyor.

 

•  Ferry’lerde yolculuk ederken çantalarınızı beyaz plastik koltukların içine koymanız mümkün. Biraz alengirli bir iş ama iç huzuru sağlıyor.

 

•  Konserve ton balığı hayat kurtarır. Fazlası can alır.

2 Comments

  1. ben de tek çıkmayı planlıyordum,rol modelimsin tebrikler, acayip bir motivasyon verdin teşekkürler

  2. merhaba bende tek cikicam ve yazindan yaararlanmayi planliyorum rota planlarken.Tesekkurler. cok guzel bir yazi olmus gercekten.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: