Pages Menu
TwitterFacebook
Categories Menu

- Gezgin: - Eki 4, 2013 Konu: Güney Amerika | 0 yorum

Peru Gezisi

Peru Gezisi

Puno – Peru

Puna Titicaca gölünün Peru tarafı bu yüzden Copacabana’dan buraya gelirken sınır geçişi yapmak gerekiyor.Sınır Copacabana’dan 20 dakika uzaklıkta ve doldukça kalkan minibüslerle 3 bolivianosa ulaşılabiliyor.Teferruatsız bir sınır geçişinden sonra otobüsle 5 solese Puno’ya 3 saatte ulaşılıyor.Biz bu yolu izledik ama Copacabana’dan direk otobüslere binip gitmek daha rahat olabilir.Puno’da orta sınıf bir otele kişi başı 3’er dolar ödedik.Buraya geliş amacımız Titicaca’da yaşayan Uros kabilesinin devamı yerlilerin sazdan adalarını gezmekti.Bu yüzden kaldığımız 1 günü bu amaçla harcadık. Urosları Çoşkun Aral yazısında şöyle anlatıyor.

‘And Dağları’nın arasında 3800 metrede, dünyanın en yüksek ve Amerika kıtasının en büyük gölünde küçük bir gezintiye ne dersiniz? Burası Titikaka Gölü. İnkalar, atalarının gökyüzünden bu göldeki bir adaya indiğine inanıyorlarmış.Yaşadıkları alan genişledikçe, buradaki yerlileri de gölün üzerinde yaşamak zorunda bırakmışlar. Onlardan biri de Uroslar olmuş. Uroslar, göl üzerinde yaşamak için bu yüzen adaları yapmışlar. Bugün soyları tükenmiş olsa da, adalara hâlâ Uros Adaları deniyor.Adaların yapıldığı sazlar, Titikaka Gölü’nde yetişiyor. Hatta, yerliler bu sazların taze bölümlerini yiyorlar. Gölde 40’dan fazla yüzen ada var. Bunlardan en büyükleri Huacavacani, Toranipata ve Santa Maria Adaları.

Özellikle yağmurlu dönemlerde, adalar gölde yüzmeye başlıyor. Adalarda hayat göründüğü kadar kolay değil. Bu nedenle birçokları adalardan ana karaya göç etmiş. Bugün bu adalarda birkaç yüz yerliden fazlası yaşamıyor.Adaların yapıldığı sazlar çabuk çürüyor. Özellikle de suyun altında kalan kısımları. Bu nedenle, üstten sürekli yeni sazların eklenmesi gerekiyor. Adaların üzerinde yürümek de pek kolay değil. Zemin yumuşak ve alışık olmayanlar için kimi zaman ayakta durmak bile güç. Efsaneye göre gerçek Uros kanı taşıyan yerliler, suyun dondurucu soğuğundan etkilenmez ve asla boğulmazlarmış. Tabii, bu işin efsane kısmı. Bilinen o ki, en son Uros kadını, 1959’da ölmüş. El işçiliğiyle ünlü Uroslar’ın yerinde, bugün Ayamara ve Keçhualar yaşıyor.
Yüzlerce yıldır gölün ortasında yüzen bu adalara ulaşım da, en az adalar kadar ilginç. Yerliler sazdan yapılmış tekneleri kullanıyorlar. Bu tekneler bazı araştırmacılara ilham vermiş. Onlara göre Uroslar’ın ataları Mısır’dan gelmiş… Bu sonuca varmalarının nedeni, sazdan teknelerin Mısır’daki papirüs teknelerin bir benzeri olması. Bu derece bir benzerlik herkesi şaşırtıyor elbette ama bu konu kesinlik kazanmış değil.

Teknelerin en büyük özelliği, baş kısımlarında ejderha kafaları bulunması. Bu tekneler sadece taşımacılıkta değil, aynı zamanda yerlilerin dini törenlerinde de kullanılıyorlar. Lamalar bu teknelerle gölün ortasına taşınıp, suyun ruhuna kurban ediliyor. Siz de suyun ruhuna teslim etmek üzere, yanınızda küçük bir tılsım götürün. Ve bu adalardan Uroslar’ın geleneksel el işmelerinden almadan ayrılmayın.’

Biz de ufakta olsa bir şeyler aldık. Tulga çocuklara nazar boncuğu takmaya başlayınca bütün adadakiler başına üşüştü.Neye yaradığını öğrenen büyük küçük herkes birar tane alabilmek için Tulga’nın çevresini sardı. Bir dahakisefere daha çok getirmek lazım.Peru’da dikkatimizi çeken değişik renklerdeki İnka Kolayıda burada denedik. Fena değil.Harika bir gün oldu ki burası lonely planet ve diğer kaynaklarda çok yer almıyor. Sağolasın Coşkun Abi.

Puno’da kaldığımız akşam modern ve şık restoranlarla dolu merkezindeki trafiğe kapalı caddede Poziitif isimli bir bara gittik. Duvarındaki Nemrut resmi dikkatimizi çekti sonra pek rastalanmayan bir şekilde barın üzerine asılan klasik Avustralya,İngiltere ve benzeri bayrakların yanında birde büyük Türk bayrağı asılı idi. Galiba barın sahibi gezip hayran kalmış ülkemize.

Burada kaldığınız gün pazar gününe denk gelirse ana caddeye kurulan pazarı mutlaka gezin. Aynı Burdur ve Bolu pazarları gibi köylüler yetiştirdikleri meyva ve sebzeyi, peyniri,zeytini,ekmeği ve sayısız şeyi burda satıyorlar. O beyaz peynirin tadı hala damağımda, pazarda fiyatlar ise kuruşla birde yakalarsanız mısır yemeyi ihmal etmeyin.

Puno’dan Cusco’ya geçiş

Puno’dan Cusco direk otobüsle 6-7 saat civarı sürüyor ve 10 dolar tutuyor. Fakat kitapta okuduğumuz İnka express dikkatimizi çekti. Bu yolculuğu 6 stop ile bir nevi tur haline getirmişler. Yolculuk sırasında İnka kalıntıları başta olmak üzere kolonyal dönemden kalma eserler, müzeler ziyaret ediliyor ve fiyatı 25 dolar. Fiyata yemek, çay,kahve,kola servisleri ve rehberlik hizmetleri dahil fakat yaklaşık 5-6 dolarda müze ve terihi yer girişlerine ödeniyor.Biz de bu yolu tercih ettik ve bizce verdiğimiz ücrete değdi.

Yolda ilk önce Pukara’daki tarih müzesini gezip Peru tarihi konusunda bilgi aldık, oradan yolculuğun en yüksek geçişinde 4335 metre La Raya pass’ta Volkanik dağ manzarasına uğradık ve Peru tandır kebabının tadına baktık ardından Sicuani’de mavi gözlü Lama ve Gine domuzu yetiştiren bir çiftliğe uğradık, Raqchi’de bence yolculuğun en önemli noktası olan İnka şehrini gezdik, açık büfe öğle yemeği yedik ve son olarakta Andahuayillas’ta kolonyal dönemden kalma bir kilise ve müzeye uğradık.Uyuklayarak bir yolculuk yapmaktansa gezip öğrenerek yolculuk yapmak hoşumuza gitti.

Cusco tarihi yapıları ile muhteşem bir şehir.Burdan izlenimlerimi Machu Pichu ile birlikte bir sonraki notlarda aktaracağım.Herkese çok selamlar…
04.02.2008 Huacachina – Peru
Yavaş yavaş Lima’ya doğru yaklaşıyoruz ve yorgunluk da iyice ortaya çıktı. Lima ile birlikte insanların çok büyük bir çoğunluğunun yaptığı Güney Amerika gezisinde yer alan İguazsu, Patagonya, Moreno,Torres Del Paine,Atacama,Uyuni,Titicaca,Machu Picchu ve Nazca’dan oluşan rotayı bitireceğiz. Bundan sonra pek rağbet görmeyen Ekvador,Kolombiya,Venezuella ile başlayıp Orta Amerika,Küba ve Jamaika’yı gezmeye çalışacağız. Yekta ile birlikte İquitos’ta Peru Amazonları’nı da yapıp onu Eskişehir’e yolcu edeceğiz. Kalan yolda yaklaşık 3 ay Tulga ile birlikteyiz.Dolu dolu geçen son haftada Cusco,Machu Picchu ve Nasca’yı gezip çölün ortasında bir vaha olan ve sand boarding yapanlarla dolu Huacachina’ya ulaştık.
Cusco
Quechua halkının ilk İnkası Manca Copac alimlerine dünyanın göbeğinin bulunması emrini vermiş ve buldukları noktayada Cusco (Qosq’o) şehrini inşa ettirmiş. O günden sonra burası İmparatorluğun merkezi olmuş. 1533’de şehrin yönetimi istilacı İspanyolların eline geçince bir çok yerde olduğu gibi yerle bir edilip İnka yapılarının temelleri üzerine kolonyal binalar inşa edilmiş. İspanyollar buraya pek önem vermeyip gözlerini Lima’ya çevirince Cusco gözden düşüp 1911’e kadar arka planda klasik bir kolonyal kent olarak kalmış. 1911’de Hiram Birgham, adı yazılı kaynaklarda geçen Vilcabamba şehrinin kalıntılarını ararken önce burayı bulduğunu sanıp Machu Picchu’yu keşfetmiş.Kayıp şehir Machu Picchu’nun ortaya çıkması ile de Cusco için yeni bir tarih sayfası açılmış. O günden beri Cusco sadece Peru’nun değil dünyanın en gözde turizm merkezlerinden biri olmuş.
Hal böyle olunca bizimde yolumuz bu turizm merkezine düştü. Terminal’den 3 sol karşılığı bir taksi tutup şehrin kalbi olan Plaza De Armas’a geldik.Yekta ve Tulga bir kafede oturup çantalara göz kulak olurken ben de baktığım 10 hostel arasından en hoşuma giden İncama Hosteli seçtim. Yekta ve Tulga da onay verince San Pedro kilisesinin hemen yanında yer alan hostele kahvaltı dahil 28 sole yerleştik. Karı, koca ve iki kız çocukları ile ideal bir aile olan hostel sahipleri çok tatlı insanlar.Bizim için kahvaltıya beyaz peynir eklediler, her konuda yardımcı oldular, wireless internet sayesinde bütün internet işlerimizi rahatça yaptık,sıcak suyla uzun süre sonra burada hasret giderdik,çamaşırlarımız tertemiz yıkandı. Cusco’ya geleceklere bu hosteli seçmelerini öneririm.
Plaza De Armas eski şehirin merkezi ve meydan bar,restoran,hostel ve hediyelik eşyacı turistik dükkanlarla dolu. Meydana çıkan Av el Sol caddesi üzerinde ise bankalar,acentalar,turizm information gibi yerler bulunuyor. Meydanın çevresi tarihi binalari ve dar sokakları ile dolaşanlara büyülü bir atmosfer sunuyor.Avrupa turlarına yıllardır rehberlik yapan Tulga böyle bir yerin Avrupa’da bile sıralamaya gireceğini söyledi. Yine kafe ve barlarla dolu Gringo Alley, Plaza San Blas, San Pedro, San Fransisco caddesi Plaza de Armas’ın çevresindeki yerler.
Müze ve kiliseleri gezmek isterseniz daha hesaplı olması için toplu biletler düşünülmüş. 10 günlük serbest giriş için tam 21 $, öğrenci ise 10.5 $, diğer alternatif ise tek günlük seçeceğiniz 4 tanesini gezmek ki bu da 12 $. İlgilenenlere görülmesi gereken yerleri şöyle sıralayabilirim. Katedral, Jesus Maria,El Triunfo,İglesia de San Blas, San Pedro kiliseleri,Museo de Arte Precolombino, Museo İnka, Museo de Arte Religioso müzeleri.
Yemekler için denediğimiz yerlerden iki tanesini önereceğim. İlki San Fransisco caddesi üzerinde güzel Peru mutfağından yemekler sunan Collyor Restoran. Öğlen saatlerinde yer bulmak zor olabiliyor. Seçimleri garsonlara bırakın size günün menüsünden seçme yemekler getirsinler. Pişman olmayacaksınız. Menü ise salata (Avokado salatası çok güzel), çorba (ana yemek kadar doyurucu), içecek (limonata veya vişne suyu öneririz) ve balık,et veya tavuk tabağından birini seçeceğiiniz ana yemekten oluşuyor. Fiyat ise 5 sol yani 2 YTL. Daha ne olsun güzel yemeklerin tadını çıkarın. İkinci yer ise San Pedro Marketi. Kapalı bir hal olan markette öğle yemeği çıkaran onlarca büfe mevcut. Değişik menülerden birini seçin ve dükkanın masalarına kurulun. Güney Amerika’da ki en güzel balığı burada yedim. Yine halde bolca bulunan meyve sucularda da beğendiğiniz meyvelerden seçeceğiniz karışımla vitamin ihtiyacınızı giderin. Fiyatlar gene çok ucuz. Özellikle hediyelik eşya alacaklara bu marketi öneririz çünkü 50 metre yanında Plaza de Armas’taki dükkanlara göre fiyatlar yarı yarıya.
Gece hayatına da bir gece takıldık. Plaza De Armas’ta , dünyanın en yüksekte yer alan Irish Pub’ında bir kaç bira içtik. Dekorasyon özenle yapılmış. Sıcak bir İngilz Pub ortamı yaratılmış.Buradan sonra ise Up Town Club’ta çılgınca eğlenen gezginlerin arasına karıştık. Burası da Plaza de Armas’ta. Her iki barda da içkiler 6 sol civarı.
Ulaşım taksilerle sağlanıyor. Merkezden çok uzağa gitmediğiniz sürece 2 sol ödüyorsunuz. Biraz uzak yerler ise 3 sol. Şehirler arası otobüslerde fiyatlar konfora göre çok değişiyor.12 saatlik bir yolu yerli halkı taşıyanlar 20 dolar civarına giderken konforlu turist otobüslerinde fiyat 50 dolar civarlarına kadar çıkıyor. Tabi acentalara giderseniz bir de bunlara insafına göre %30 daha ekleyin. Uçaklara gelince, Cusco-Lima arası 80-100 dolar arası değişiyor.
Machu Picchu
Çin seddi,Mısır piramitleri, Taj Mahal, Angkor Tapınağı gibi yerlere kıyasla Machu Picchu’yu ziyaret etmek bir hayli pahalı. Hal böyle oluncada bir çok değişik alternatif yaratılmış. Kimini devlet sunmuş, kimini de gezginler bulmuş. Bizim öğrendiğimiz seçenekler şöyle:
1. İnca Trail
Maccu Picchu’yu gezeceksen mutlaka İnca Trail yapmalısın lafını bir çok yerde duymuştum. Ama tabi cepte de ona göre para olması ve bulunduğunuz zamanın hava koşullarının uygun olması lazım. İnka Trail ile önce Cusco’dan Ollantaytambo kasabasına otobüslerle gidiliyor. Buradan sonra 3 gece 4 gün Quechua halkının yüzlerce yıl önce kullandığı yol izlenerek Machu Picchu’ya kadar gidiliyor.Konaklamar çadırlarda yapılıyor ve yol üzerindeki Choqueguirau, Vilcabamba, Ausangate gibi İnka şehirlerinin kalıntıları ziyaret ediliyor. Her şey kulağa çok hoş geliyor ama fiyatlar servise göre en ucuz 300 dolardan başlayarak 1000 dolara kadar çıkıyor. Bu fiyata otobüs gidiş,trekking sırasında ki yemekler, çadır, Machu Picchu giriş ücreti,yük taşıyıcılar,rehberlik ve trenle dönüş dahil. Bu tur çok rahbet gördüğü için haftalar bazen aylar öncesinden yer ayırtmak gerekebiliyor. İnka Trail yoluna tursuz girmek yasak o yüzden ben kendim çadırımla yaparım deme şansınız yok.
2. Günübirlik Cusco-Machu Picchu treni ile
Benim 3 gün dağları aşıp yürümeye gücüm yetmez günümüzde teknoloji var diyenlere ise şu önerilmiş. Cusco’dan sabah 8.30’da giden ve akşam 15.30’da Aquas Calientes’ten dönen trene 127 dolara gidiş-dönüş bilet alın. Aquas Calientes’ten Machu Picchu’ya 20 dakikalık otobüse 12 dolar ödeyin ve tabi ki 40 dolar giriş ücretinide verin ve rahatlayın. Bununda kabaca maliyeti 180 dolar kadar.
3. Backpacker Treni ile Machu Picchu
Trene binmek istiyoruz ama biz backpacker’ız ne gezer bizde o kadar para diyenlere devlet buradaki turizmin temelini atmalarına karşılık vefa borcu olarak şunu önermiş. Trene Cusco’dan binmeyin Ollantaytambo’ya 5 sol ödeyerek 2 saatlik otobüs yolculuğu ile gidin. Oradan ben size Machu Picchu’ya başka bir tren kaldırayım onunda fiyatı gidiş dönüş 74 dolar olsun demiş. Tabiki eğer tren Cusco’dan kalksa tuzlu müşteride bu trene kayar, fiyatı aşırı ucuz yapsa o zaman herkes 10 dolara taksi tutup 1 saat 20 dakikada trenin kalktığı kasabaya gelip ordan biner. Orta yolu böyle bulmuşlar. Aquas Calientes’ten sonrası 2. seçeneğin aynısı ve sonuç olarak bu seçenektede maliyetler toplam 120 dolar civarını buluyor.
4. Salkantay Trail
İnca trail yapan 300 acenta olunca alternatif fakat o kadar tarihi kalıntılar içermeyen yürüyüş rotaları arayanlar 6271 metrelik Salkantay dağının eteklerinden yeni bir parkur bulmuşlar ve bu rotada hiç bir kısıtlama olmayınca isteyen kendi,isteyen köyden bulduğu rehberler ve atlarla, isteyen acentaların sunduğu olanaklarla 4 günden 9 güne kadar uzayabilen bu rotaya yönelmiş. 5 arkadaş kendi çadır,uyku tulumu ve ellerindeki harita ile bu yolu yapan Alman bir kız 4 günlük toplam maliyetlerinin 50 dolar civarı olduğunu söyledi. Acenta fiyatlarıda yemekler,taşıyıcılar, ekipman dahil 4 gün için 170 dolar civarı tabi köyden pazarlıkla kendi rehberinizi bulursanız demek ki maliyet 50 ile 170 arası değişiyor..Bu rotada da Aquas Calientes’e ulaşılıyor ve oradan sonrası aynı. 40 dolar girişten kaçış yok ama 12 dolarlık otobüse binmek yerine tamamı yokuş yukarı 8 km.merdivenlerden çıkılabilir. Bu trekkinglede toplam maliyet nasıl yaptığınıza göre 100-200 dolar arası değişiyor.
5. Backpacker’ın kendi keşfi
Peru hükümeti Machu Picchu’yu nakite çevirebilmek için bütün önlemleri almış.Peru vatandaşı değilseniz Machu Picchu civarı kasabalara ki en yakını yürüyerek 3 saat uzaklıkta, giden trenlere yerel halk fiyatları ile binmeniz yasak. Tren dışında olanakları araştıranlar 3 saat yürüme mesafesindeki Santa Terasa kasabasına karadan gidiş yolunu bulmuşlar. Bunun için yine önce Ollantaytambo’ya 5 sol ödeyerek 2 saatte otobüsle ulaşılıyor.Buradan minibüs,kamyon,otobüs seçeneklerinden biri ile Santa Maria’ya gidiliyor.Oradanda minibüsle Santa Terasa’ya. Santa Terasa’dan trene binmeniz yasak ama tren yolunu izlemenizde sorun yok. Tren raylarını takip ederek yürüyerek yaklaşık 3 saatte Aquas Calientes’e ulaşıyorsunuz. Bu yolu yapmak çok marjinal sanmayın onlarca insan gruplar halinde bu yolu yürüyorlar.Tren yolu dağların arasında dik bir vadide çılgınca akan bir nehrin kenarından ilerlediği için güzelde bir trekking olduğu kesin. Bu yolu yaptıktan sonra otobüse de 12 dolar vermeyip merdivenleri çıkarsanız. Gidiş geliş toplam yol 6 dolar ve 40 dolar giriş parası bu arada öğrencilere 20 dolar ( bu yolu yürüyen herkes eminim öğrenci olmasa bile Asya’da ve Bolivya’da bir çok yerde gördüğüm sahte international student kart satıcılarından birer kart almıştır). Yani sonuçta maliyet 26 dolara kadar düşürülebiliyor. Giriş parasından kaçış var mı bilmiyorum ama içerde yiyecek,içecek satışı yasak olduğu için dışarıdaki kafeye çıkıp tekrar aynı biletle girilebiliyor.Burada da bileti paylaşanlar olabilir.
En çok tercih edilen seçenekler bunlar. Biz backpacker treni ile bir gün sonra dönmek üzere bilet alıp Aquas Calientes’e gittik. Bunu yapmakta ki amacımız her yıl şubat ayında bir ay tadilata giren treni son şansımız olan 31 ocak günü yaşamaktı. Ama yaşadıktan sonra şunu söyleyebilirim ki bu trende eskiden belgesellerde izlediğimiz gibi Peru’lular yok artık.Sadece turistler var. Aquas Calientes’te bizim ve bir çok insanın bir gece kalma sebebi ise sabah saat 5.30 da başlayan ilk otobüsle Machu Picchu’ya çıkıp güneşin doğuşunu izlemek. Burada Hostel Nusta Wasi’de geceliği kişi başı 9 dolardan 3 kişilik odada konakladık. Kasabada bir çok hostel ve restoran mevcut.
Sabah 6 civarı otobüse atlayıp yaklaşık 20 dakikada giriş kapısına ulaştık.Giriş kapısında bir gün önce Aquas Calientes’ten 40 dolar ödeyerek aldığımız biletlerin üzerine isimlerimizi yazmamız söylendi. Önce İntibunku (Güneşkapısı)’ya tırmandık. Bulutların dağılması ile aşağıya inip şehre hakim olan tepeden fotoğraf çekip, şehri gezdik. Sonra da günde sadece 400 kişinin alındığı Wayna Pucchi’ye tırmandık. Bu tırmanış öyle herkesin yapabileceği bir şey değil. Klasik Machu Picchu fotoğraflarında arkada görünen iki kule şeklindeki dağdan yüksek olanının zirvesine tırmanılıyor. Çok dik merdivenlerden tırmanarak yaklaşık bir saatte ulaşılıyor. Yaklaşık 7 saat kaldıktan sonra ayaklarımızda derman kalmadığından ve içerde su ve yiyecek bulunmadığından dışarıdaki kafeye çıktık. Kafedeki fiyatlar uçmuş, ufak su 4 YTL ki bu burası için inanılmaz bir rakam. Buraya gelirken su ve en azından bir sandviçi sırt çantanıza atın.
Nasca
Otobüs,tren ve tekrar otobüs yolculukları ile Cusco’ya döndük. Bir sonraki hedefimiz olan Nazca’ya acentalardan otobüs fiyatları aldık. Söyledikleri fiyatlar biraz fazla gibi gelince taksiyle terminale gidip kendimiz almaya karar verdik. Ki öylede oldu yarı fiyatına aldık. Bir gece Cusco’da konaklayıp 70 sole aldığımız ve içinde sadece turist olarak bizim bulunduğumuz otobüsle 15 saatte Nasca’ya ulaştık. Otobüse binerken aynı uçaklar da olduğu gibi çantalarımız tartılarak 20 kilo limitini aşıp aşmadığımız kontrol edildi ayrıca güvenlik tedbirleri o kadar artırılmış ki herkes tek tek kameraya çekildi yanımızdaki otobüste herkesin parmak izleri alındı. Gene binmeden birer sol de biletlere yapıştırılan pul için ödedik.
Nasca’da indiğimiz yerde arabasıyla turist bekleyen George bizi uygun fiyatlarla Nasca uçak turunu yaptıracağı konusunda ikna etti.Arabayla havaalanının hemen karşısındaki tatil köyüne benzeyen Hostal Nida del Condor’a götürdü. Burada çantalarımızı emanet odasına bırakıp, kahvaltı yaptık. Ardından George kısa bir bilgi aktarımı yaptı.Sonra havaalanına geçip 3 kişilik pır pır uçak için kişi başı 55’er dolar ödeyerek saat 10.30’a rezervasyon yaptık. Bu arada otelde 45 dakikalık Nasca çizgilerinin tarihçesini ve gizemini anlatan bir belgesel izledik.1939 yılında bir pilotun fark etmesi ile ortaya çıkan bu şekillerin gizemi hala tam olarak çözülememiş.Kabul gören bir kaç teori var.Birincisi burada uzun yıllar yaşayarak araştırmalar yapan Alman Matematikçi Maria Reiche’nin buranın Paracas ve Nasca ‘lar tarafından yapılmış Astronomik Takvim haritası oldukları görüşü, diğeri ise Şaman dini törenleri için yapılmış yürüyüş yolları oldukları, ilgi çeken bir görüşte uzaylıların bu çizgileri çizdiği, Sizde bir görüş ekleyebilir veya bunlardan birine inanabilirsiniz. 30 dakikalık bir uçuşla hızlı bir gezi yaptık, Nasca çizgilerini görmekten çok 3 kişilik pırpır uçakla uçmak daha eğlenceli oldu.
Otelde duşumuzu alıp Nasca ve Lima arasında ki çölde küçük bir vaha olan Huacachina’ya geldik.Burası Sandboard yapanların cenneti, köyü çevreleyen kum tepeleri onlarla dolu.Köy ise palmiye ağaçları ile çevrili bir göletin yanına kurulmuş.Burada bir gece dinlenip Lima’ya,oradan da Çarşamba günü uçakla amazonlara yani İquitos’a geçeceğiz. Herkese selamlar…

 

11.02.2008 İquitos – Peru Amazonları
Peru’da artık son günlerimiz, yarın Yekta’yı Eskişehir’e yolcu ettikten sonra Kolombiya’nın Leticia şehrine doğru yola çıkacağız. Peru’da son haftamız başkent Lima ve İquitos Amazonlarında geçti.
Lima
Francisco Pizarro tarafından 1535’de kurulan ve krallar şehri ismi bahşedilen başkent Lima bugün 8 milyon kişinin yaşadığı modern bir metropol. Son yıllardaki aşırı nüfus artışı ile birlikte hava kirliliği,trafik,güvenlik gibi sorunlar ortaya çıkmış. Her şeye rağmen kolonyal mimariden, İnka piramitlerine, modern alışveriş merkezlerinden, tarihi kiliselere,pasifik plajlarından, müzelerine, çılgın gece hayatından geniş mutfağına bir çok şey hala insanları bu şehre çekiyor.
Huacachina’da aynı hostel’de kaldığımız Kanadalı Angela’nın tavsiyesi üzerine Miraflores’te Kennedy meydanında yer alan Flying Dog isimli hostele gittik. Terminalden taksi 3 dolar tutuyor.Tarihi bir binaya kurulmuş hostel geniş odaları, barı,kablosuz interneti,sıcak sulu duşları, çamaşırhanesi,güzel kahvaltısı ve konumu ile bizden tam puan aldı. Dorm odalarda gecelik konaklama 10 dolar. Kahvaltı için verilen fişlerle hostelin hemen altında yer alan restorana gidiliyor.
Bizim hostel şehrin tarihi merkezi Plaza de Armas’a bir hayli uzak, ama kaldığımız yeri Taksim gibi düşünmek lazım Plaza De Armas ise Sultanahmet.Bu yüzden Plaza de Armas’a gündüz gidip meydanı, Katedrali ve San Fransisco Manastırını gezdik. Manastır çok etkileyici mutlaka gezmenizi öneririm.Akşam ise önce dolmuşla Barranco’da Grau caddesinde yer alan 1960’ların popüler solcu barı Juanito’s ‘a gittik. Eskişehir’de ki Bomonti meyhanesi benzeri barda bütün duvarlar afişler ile doldurulmuş. Masalarda mezeler eşliğinde biralar içilip politika konuşuluyor. Ortam çok sıcak, garson çok kibar, yan masa da nereli olduğumuzu sorup şerefimize kadeh kaldırdı. Mekanın sıcaklığı hoşumuza gidince ikinci sürahi biramızı da söyledik. Bardan sonra Kennedy meydanına dönüp sayısız bar ve restorandan bir kaçına girip takıldık. Özellikle şurası diyeceğim bir bar yok, buralara yolunuz düşerse kestirdiğiniz bir kaç yere girip kısa süreler takılın.
İquitos
Dünyanın kara ulaşımı olmayan en büyük şehri İquitos.Biz de kara yolu ile gidilemeyen bu şehre Lima’dan 120 dolara aldığımız uçak bileti ile yaklaşık 2 saatte uçtuk. Uçaktan inerken Yekta’yla aklımıza hemen Bangkok geldi. Yapış yapış havası ve boğucu sıcağı ile sanki Uzakdoğu’ya geldik.
Havaalanından şehre 5 solese taksi tutup Yekta’nın İskoçya’dan arkadaşı Tony’nin tavsiye ettiği Amazonian Trips isimli acenteden rehber Tito’yu bulduk. Kısa bir pazarlıktan sonra her şey dahil 3 günlük Amazon turunu 120 dolara satın aldık. La Casano isminde güzelde bir hostele yerleştik. Gecelik oda fiyatı 35 soles.
İquitos küçük ama hareketli bir şehir. Buraya 3 tarafı nehirlerle çevrili ada da denebilir. İtaya, Nanay ve Amazon nehirleri tarafından çevrilmiş.İtaya nehri kıyısındaki barlar ve restoranlar akşamları insan kaynıyor. Her yerde çocuk sokak satıcıları bir şeyler satmaya çalışarak sizi pek rahat bırakmıyorlar.
Her yerde olduğu gibi burada da meydanda tabiki adı plaza de Armas ve de ihtişamlı bir kilise mevcut. Bütün Güney Amerika’da insanlar dindar ve eğitim seviyeleri de doğal olarak düşük. Her köşede bir kiliseye rastlamak mümkün. Buraları işgal eden Avrupalılar ne yapmaları gerektiğini çok iyi biliyorarmış.
Peru bizim yemek yönünden de en farklı şeyleri denediğimiz yer oldu. Çiğ balıktan yapılan çeviçe, fare ve tavşan arası bir canlı olan Gine domuzu, kaplumbağa ve timsah etlerini denedik, bol bol Cocona ve Camu Camu suyu içtik. Ana meyvemiz mango ve muz oldu. Özellikle muz haşlanarak,kızartılarak,kurutularak çok değişik şekillerde kullanılıyor. Avakado ise salataların baş tacı. Gene salatalarda kullanılan palmiyenin uç kısmından çıkarılan palmito adı verilen spagetti şeklinde rendelenen lahana benzeri sebzede revaçta.
Amazon Turu


1. Gün
Rehberimiz Tito sabah saat 8’de bizi hostelimizden aldı. 22 yaşındaki Tito Amazonlarda 8 haneli küçük bir köyde doğmuş 8 kardeşten biri ve cebinde 2 sol ile geldiği İquitos’ta bitirdiği Turizm Enstitüsü ve iyi öğrendiği ingilizcesi ile yaşam savaşında başarıyla ilerliyor.Büyük çantaları acentaya bırakıp nehir kenarına yöneldik. İtaya nehri kenarından dolmuş sistemi ile işleyen speed botlardan birine atladık. 10 dakika sonra siyah olan nehrin suyu bir anda koyu kahverengine dönüştü. Evet Amazona gelmiştik. Amazonun suyu diğer nehirlerle hiç karışmazmış.6400 km uzunluğuyla dünyanın ikinci en uzun nehri sanki bir deniz. Bizim bulunduğumuz yerlerde 3 km olan genişliği tam 340 km’ye kadar çıkıyor. Üzerinde sayısız ada bulunan bu nehirdeki bazı adalar İsviçre’den daha büyük. Atlantikten gelen bir Şilep nehir yolu ile nerdeyse kıtanın batı ucuna yakın bir yerde bulunan İquitos’a yük indirebiliyor. Bu devasa nehirde 2 saate yakın yol alıp kollarından biri olan Tapira nehrine girdik. Bu nehirden 10 dakika ilerleyip kalacağımız El Chullachaqui Lodge’a ulaştık. Amazonlardaki ağaçlardan yapılmış büyük bungolow tarzı evler ve çok geniş tavanlı bir bar ve restoran kısmından oluşuyor. 22 yaşında bir Alman gencinin sahibi olduğu Lodge 2 yıl önce kurulmuş. Odalarımıza yerleşip bir süre dinlendik.Saat 1 ‘de yenen öğle yemeğinden sonra odamıza gidip orman yürüyüşü için pantolon,çizme, uzun kollu t-shirt ve çoraplarımızı giydik. Açıkta kalan yerlere bol bol sinek kovar sprey sıktık.
Tito hiç bir şeye dokunmamamızı buranın tehlikelerle dolu bir orman olduğu hatırlatması ile başlayan kısa bir konuşma yaptı. Ormanda ilk önce boya olarak kullanılan paprikalarla yüzümüzü boyayıp olayı rambovari havaya taşıdık.Yaşadıkları ağacı oyarak içine ev yapan ve ağacı canları pahasına koruyan Fire ants yani ateş karıncaları ki ağacı kesmeye kalkanın üzerine topluca atlayıp taşıdıkları zehirle zehirliyorlar korkulu yolculuğun ilk konukları oldu. Bizim bildiğimiz karıncaların 3-5 katı varlardı. Daha sonra pamuk yapımında kullanılan Kapoc ağacı, çok geniş gövdesi ile Maurita Palm hakkında bilgi aldık. Sanki ayakta durması için yanlarından çapraz şekilde büyük kütüklerle çivilenmiş gibi duran ağacın doğal yapısının bu olduğunu ve toprakta mineraller azalınca yürüyerek yer değiştirdiğini öğrenince çok şaşırdık. Zaten adı da walking tree. Yine zehirli olan yerel dilde İsula denilen Bully Ants karıncalarına da dikkat etmek gerekli. Nasute termite denilen ve güneşte yaşayamayan böceklerin çevrelerine ördükleri kovan ilginçti. Yakın çevresinde başka bir ağacın büyümesine izin vermeyen ve diğerlerini sarmaşık gibi boğarak yok eden Holder Tree gerçekten acımasız.
İlk yürüyüşten aklımda kalanlar bunlar.En iyi öğrendiğimiz şey ise pantalon,t-shirt buradaki sivrisinekler için engel teşgil etmiyor. Artık açık kapalı ayırt etmeden her yerimize bol bol spray sıkıyoruz.Her yerimiz ilk günden delik deşik oldu.
Akşam üstü kanoyla nehirde gezi yapıp yakın ağaçlardaki kuşları tanıyoruz.En çok ilgimizi çeken ise sloth adı verilen ve ağacın en uç dallarında baş aşağı uyuşuk uyuşuk duran tembel hayvan. Gerçekten tembel! Zorla elini oynatıyor. Haftada sadece bir kere yere iniyor ve otlarla beslenerek yalnız yaşıyor.Rehberimiz Tito piranhalarla dolu suda yüzmek ister misiniz diye sorunca önce şaka yapıyor sandık. Bir yeriniz kanamadığı sürece sorun yok deyince cesaretimizi toplayıp atlıyoruz suya.Ürkütücü bir duygu. Kayığa çıkmaya çalışırken Yekta’nın ayağını çivi kanatınca kısa süreli bir panik yaşadık ama sorunsuz çektik kayığa. Lodge’ a yaklaşınca Tulga ve ben suya atlayıp deli cesareti ile yüzerek çıktık kıyıya. Hiç akıl karı değil.
Akşam yemeğinden sonra ise bol bol tarantula gördüğümüz gece yürüyüşü ile ormanın gece halini gözlemledik. Odamızın duvarında da koca bir tarantula görünce sorun değil nasılsa zehirli değilmiş diyerek uyumaya çalıştık. Elektrik yok,sıcak da bir yandan uyutmuyor,bir ara kaşıntıdan daral geldi arkadaşlarım Eskişehir’de haftasonu soğuk biralar , çerezler , maç seyrederken ne işim var benim burada demedim değil.
2.Gün
Yağmurla uyandık. Güzel bir kahvaltı sonrası programımız Amazon’da yaşayan gri ve pembe yunuslar. Hızlı botla Amazon’un başka bir kolu olan Tawayo nehri kıyısındaki Huesy köyüne gittik.
Yunuslar bu köyün konumundaki nehir ağızlarına balık avlamak için gelirmiş. Bir saat kadar ıslık çalarak bekledik.Ama nafile, bugün gelecekleri yok. Köylülerden bir iki kolye satın alıp geri dönüşe başladık. Neyse ki yolda gri bir yunusla karşılaştık ve bir süre onu takip ettik.Boyları 2 metre civarı. Yolda motor bozuluca yardım gelene kadar ayakkabıları kürek yapıp öyle ilerlemeye çalıştık.Bir şanssızlıktır gidiyor hayırlısı.
Öğlen yemeği sonrası kano ile çok uzakta yer almayan Central Amerika köyüne gittik. Amazon falan ama köyde kilise,okul,bar,futbol sahası,bakkal,asfalt bisiklet yolu görmek beni bir hayli şaşırttı. Evlerde solar enerji ile elektrik bile elde edilmiş. Barakalardaki radyo ve teyplerden gelen müzik sesleri ortalığı sarmış. İnsanlar güler yüzlü. Gençler futbol maçına davet edince kıramadık dahil olduk. Sertlik bizi biraz aşar derecede idi meğer ortada para varmış. Bizim takım kazanınca bizede para verdiler ama almadık.
Akşam yemeği sonrası programda ise gezinin adrenalinini doruğa çıkaran aktivite olan Timsah avına çıktık. Zifiri karanlıkta dengesiz küçük bir ahşap kano ile 4 kişi koyulduk yola. Ormanın iyice derinliklerine girdikçe, ilk timsahımızı da nehir kenarında görünce kalbimizin sesi duyulmaya başladı.Aşağısı piranha kaynıyor,tepemizdeki ağaçlar yılan ve tarantula dolu,timsahlarda gece beslenmek için nehir kenarına gelmiş ve biz içine bileğimize kadar su almış her an devrilebilecek eski küçük bir kanodayız. Diğer yandan binlerce yıldız elinizi uzatsanız değeceksiniz, nehrin üzeri bembeyaz su leylakları ile kaplı,ormanın sesi sanki bir orkestra ve dipsiz bir karanlık. Bu geceyi hiç unutmayacağız.
3.Gün
Son gün programımız Pirana avı. Aynı kano ve çubuklara takılı misinelerimizle koyulduk ormanın içlerine doğru yola. Kollarım kürek çekmekten kas yaptı bu kano sayesinde. Balık işi sabır işi hele avın son derece zeki piranalar olunca derviş işi. Derviş sabrı ile onlar oltanın ucunda biz çubuğun ucunda bekledik. Böyle balık görmedim oltaya yüzlerce kez asıldılar ve yemi yediler ama iş çekmeye gelince ne şanstır kancayı takamadık çenelerine. Sonunda 2 saat sonra Yekta pirana olmayan bir balık yakaladı da biz de inattan vazgeçip daha fazla güneş altında haşlama olmadan otele döndük.
Öğle yemeği sonrası 2 saatlik yolculuk ile tekrar İquitos’a döndük. Bu kadar Amazonlar fazlası ile yetti.Yekta’yı yolcu edip ilk tekne ile Leticia’ya yani Kolombiya’ya geçeceğiz. Şimdilik bu kadar..Herkese çok selamlar.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: