Pages Menu
TwitterFacebook
Categories Menu

- Gezgin: - Oca 27, 2012 Konu: Güney Amerika | 0 yorum

Şili Sömestre Gezisi

Şili Sömestre Gezisi

27.01.12, Cuma, Santiago

 

Damağımızdaki Dulce de Leche etkisini henüz yitirmemişken 22:30’da hareket eden otobüsümüz gece 03:00’de Paso Sistema-Cristo Redentor Arjantin-Sili kara sınırına varıyor. Sınirdaki geçiş işlemleri yaklaşık 1.5 saat sürüyor. Bu arada yanınızda herhangi bir besin maddesi sokmanın yasak olmasına rağmen geçişte pek sorun olmadı. Deniz’in geçici seyahat belgesi taşıyor olması , işleminin 1 dakika yerine 15 dakika  sürmesi dışında bir sorun yaratmadı. Taşıdığı tedirginlik sanırım Santiago’daki büyükelçilikten pasaport alana kadar devam. Sınırı  sorunsuz geçtikten sonra sabah 07:20’de Alameda otobüs terminaline vardık. Kışın iki ülke arasında 1 saat fark varken, yazın fark yok . Terminalde 3 günlük rezervasyon yaptırdığımız La Chimba Hostel’e yol yorgunluğunu göz önünde bulundurarak taksiyle gitmeye karar verdik.(1 dolar = 485 Şili pezosu, taksi ücreti 5000 pezo)

 

 

Check-out saatinin 11 olduğunu öğrendikten sonra   kahvaltımızı yapmaya karar verdik ve  çantalarımızı hostele bırakıp şehri keşfe ,  Santiago’daki meskenimiz olan Bella Vista Mahallesi’nden merkeze doğru yürüyüşe basladık. İlk durağımız Cerro Santa Lucia. Burası şehrin üzerinden And Dagları’nı görebileceğiniz güzel bir manzaraya sahip. Aynı zamanda Güney Amerika’nın yerli kabileleri olan Aymara, Rapa Nui ve Mapuche kabilelerine ait bir sergiyi gezme fırsatını da buluyoruz. Morena Caddesi’nde yürüyüşe devam ederken rastladığımız Mozart’in 150.yıl anma töreni sayesinde ikinci durağımız olan Plaza de la Constitucion’a notalara basarak hızla varıyoruz. Açlığımızı,  Arjantin’de tanışıp çok sevdiğimiz empanadayla ,El Rapido’da bastırıyoruz. Fiyatlar 800 pezo ile 1200 pezo arasında, çeşidine göre değişiklik gösteriyor. El Rapido’nun empanadaları tadıyla olmasa da görüntüsüyle Eskişehir’in meşhur çiböreğini andırıyor. Yaklaşık 4.5 saat süren keşif yolculuğumuz Plaza de Armas’ta son buluyor. Bu meydan diğerlerine nazaran oldukça geniş ve hareketli…Satranç oynayan amcalar, ortaoyunu oynayanlar ve güneşin tadını çıkarmak için meydanda yerini almış insanlar… Her ne kadar anlamasak da ortaoyunu oynayanların heyecanı ve çevresindeki kalabalık bizi kendine çekiyor. Yaklaşıp yerimizi aldığımızda Mesut’a doğru sesleniyorlar. İspanyolca bilmediğimizi ve Türkiye’den geldiğimizi Deniz söyleyince, adam “el Turco” diyerek Mesut’u aralarına alıyor. Konuşmalarına başlayınca yükselen kahkahalara bir süre sonra bizimkiler de ekleniyor. Selamlaşıp ayrıldıktan sonra metroya doğru yöneliyoruz. Yesil hat üzerinde Plaza de Armas’tan Santa Ana’ya kadar gelip, sarı hatta geciyoruz. Patronato durağında inerek Pablo Neruda’nin Santiago’daki evini aramaya koyuluyoruz.(metro bilet ücreti: 580 pezo)

 

 

Patronato’da indikten sonra Santa Filomena Caddesi’nin Constitucion Caddesi’yle kesiştiği yere kadar devam edip, aynı cadde üzerinde 50 metre kadar daha ilerlediğinizde La Chascona’ya, yani Neruda’nın evine ulaşabilirsiniz. Maalesef İngilizce tur sınırlı  olduğundan Pazar günü 12:30’a randevu alabildik. Böylece yarın Valparaiso’ya gitme kararı aldık. Murat  ve Yekta’nın arkadaşı  Romina’nın tavsiyesine uyarak yanımıza mayolarımızı almayı ihmal etmeyeceğiz!

 

 

Hostele döndüğümüzde oldukça yorgunduk. Yol yorgunluğumuza eklenen Santiago’daki ilk günün yorgunluğunu hosteldeki barbekü partisine katılıp, peşinden hostelin hemen bir blok arkasında bulunan Jammin Club’da dans ederek atarken, Chiang Mai’deki Roots Rock Reggae Bar’ın kulaklarını çınlattik. Evet Özge! Yine sensiz bir reggae barda dans edip  eğlendik:) Her ne kadar bir sonrakini beraber keşfetmemizi istesem de bu, dönünce bundan bahsetmeyeceğim manasına gelmesin!

 

28.01.12, Cumartesi, Valparaiso
Her ne kadar kahvaltısı çok iyi olmasa da La Chimba minimalist dekoru, bilardo masası ve güleryüzlü personeliyle beğenimizi kazandı. Kahvaltıdan sonra 11:30’da Velparaiso’ya gitmek üzere Baquedano metro durağına doğru yürüdük. Sonrasında kırmızı hat üzerinde San Pablo yönüne binip U.De Santiago durağında indik. Alameda otobüs terminelinde ufak bir araştırma sonucu sadece iki firmanin Valparaiso’ya gittiğini, bunların Tur Bus(5800 pezo) ve Pullman Bus(4500 pezo) olduğunu öğrendik. Ilk otobüs olan 13:40 otobüsüne bilet aldık. Ortalama her yarım saate bir sefer bulmak mümkün.

 

1 saat 45 dakika sonunda Valparaiso’ya vardık. 12 De Febrero Caddesi’nden sahile doğru yürüyüp Baron İstasyonu’ndan tramvaya binerek merkeze gitmek üzere ilerledik (3 seferlik bilet 800 pezo). Puerto İstasyonu’nda inip Plaza Sotomayor’dan şehir turumuza başladık. Meydandaki tek kişilik orkestra şovu bizi karşılıyor…İki küçük çocuk yoruldukça yer değiştirerek, sırtlarındaki davul ve davulun üzerindeki zili kontrol eden ayaklarına bağlı ip ile hem dans ediyor hem de kendi muziklerini yapıyorlar. Sonrasında şehirdeki gelişi güzel turumuzda Valparaiso’nun dik yokuşlarını, renkli fenikülerlerini, duvarlarını boydan boya süsleyen graffitilerini, şehir manzarasını tepeden izlerken sokak müzisyenlerinin esliğinde hafızamızda unutmak istemeyeceğimiz bir yere kazıyoruz. Her ne kadar yokusları epey yorucu olsa da dağın sırtına ve yamacına yerleşmiş rengarenk bir sahil şehri oluşu “Burada yaşanır!” dedirtiyor.Yarın Neruda’nın Santiago’daki evi için rezervasyonumuz olduğundan buradaki evi olan La Sebastiana’yi pas geçip, Pasifik Okyanusu ile olan randevumuza gecikmemek icin Bellavista İstasyonu’ndan Caleta durağına doğru yola çıkıyoruz.Üç ay kadar önce halı sahada sakatladığım ve henüz tam olarak iyileşmeyen sağ dizim yüzünden  güneş banyosuyla teselli buluyorum. Böylece kendime verdiğim Machu Picchu’ya kadar dizimi zorlamayacağım sözünü tutmaya devam ediyorum. Denizin çok kirli oluşu nedeniyle sadece birkaç kişi Pasifik hatrına bir dalıp çıkarken geri kalanı benim gibi güneşlenmekle yetinmek zorunda kalıyor. Pasifikle bir dahaki sefer için sözleşip 20:25 otobüsüyle Santiago’ya doğru yol aliyoruz. Hostele varmadan bir marketten akşam yemeği için alış-veriş yapıyoruz. Uzakdoğu gezilerindeki pilav ve noodle yerini bu gezide makarnaya bırakacak gibi görünüyor :) Ama yerel biraları olan Cristal ve Escuda eşliğinde. Başar bardak altlığı bulabilmiş değilim fakat aramalar devam ediyor, meraklanma!..

 

 

29.01.12, Pazar, Santiago

 

AĞIR ÖLÜM: Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar. Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler. Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler. Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar, okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar. Ağır ağır ölür,  öz saygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar. Deneyelim ve kaçınalım küçük dozdaki ölümlerden, anımsayalım her zaman: yaşıyor olmak yalnızca nefes alıp vermekten çok daha büyük bir çabayı gerektirir. Yalnızca ateşli bir sabır ulaştırır bizi muhteşem bir mutluluğun kapısına…. Pablo Neruda, Çeviren: İsmail Aksoy

 

 

Çevirenin notu: Şiirin son tümcesini, Rimbaud’nun”A”laurore, armes d’une ardente patience nous entrerons aux splendid villes (“Şafak kızıllığında, ateşli bir sabırla silâhlanmış olarak gireceğiz o muhteşem kentlere”) dizesinden esinlenerek yazmıştır Neruda.

 

Kahvaltıdan sonra San Pedro de Atacama için Baran’la bilgisayarın başına geçip otobüs ve uygun bir uçak bileti aramaya başlıyoruz. Sky Airline’da Santiago-Calama uçuşunu 80.000 pezoya bulduğumuz uçuşu otobüs ücretleriyle Neruda’nın evinden sonra karşılaştırmak üzere bir kenara not ediyoruz. Calama San Pedro de Atacama’ya sadece 2 saat uzaklıkta ve uçuşun da 2 saat sürdüğü düşünülürse, bir günden fazla sürecek olan kara yolculuğunun alternatifi olabilir.Müzenin girişinde Romina ve arkadaşı Enrique ile buluşuyoruz. Onlar da bize katılmaya karar verdikten sonra, tur saati olan 12:30’a kadar Şili , Türkiye, Murat Hoca ve Yekta konuşmamızın ana başlıklarını oluşturuyor. Müze uüreti 3500 pezo ve pazartesi hariç kışın 10:00-18:00, yazın 10:00-19:00 saatleri arasında hizmet veriyor. Neruda’nın evleri önem sırasıyla; Isla Negra(Valparaiso), Las Chascona(Santiago) ve La Sebastiana(Valparaiso) . Las Chascona’dan içeri girer girmez odaların ayrı oluşu dikkatinizi çekiyor. Üç kısımdan oluşan evin ilk kısmı camları da dahil olmak üzere gemi şeklinde, ikincisi deniz feneri, üçüncüsü ise yine gemi şeklinde. Yüzme bilmeyen fakat evlerini gemi şeklinde inşa ettirip kaptanlığını karada yapmayı tercih eden Neruda’nın belki de en büyük korkusuyla karada -en güçlü hissettigi yerde- karşılaşmayı tercih ettiğini çıkarmak pek zor degil. Evinde bulunan renkli bardaklar, at bibloları ve tabloları , bebekler, büyük ayakkabılar, büyük saatler, karpuz tabloları , yaz ve kış barı her ne kadar garip gelse de gerçekten takıntılı seviyede kolleksiyoner olduğunu öğrenince olağan geliyor. Partileri fazlasıyla seven Neruda , kütüphanesinin zeminini denizdeki bir gemide hissedebilmek adına eğimli yaptırmış!..Aldığı birçok ödülden sonra sıra nobele gelince rehberle Orhan Pamuk hakkında, sürdüğü rahat hayat ve yaşarken üne kavuşmasına gelince, aksine bir örnek teşkil eden Nazım Hikmet hakkında, belki de milyon dolarlık Fernand Léger imzasını görünce kubizme olan ilgisi ve Picasso ile olan arkadaslığı hakkinda laflayıp gezimizi sonlandırıyoruz. Güle güle kaptan!..

 

 

Tur sonunda Romina ve Enrique ile otobüs fiyatlarını öğrenmek üzere terminalin yolunu tutuyoruz. Fakat çarsamba gününe kadar yer olmadığını öğrendiğimizde rezervasyon yaptırıp sabah not aldığımız uçusu yarın acentadan almak üzere hostele geri dönüyoruz. Deniz pasaportunu pazartesi sabah Büyükelçilik’ten teslim aldıktan sonra uçuş için önümüzde bir engel kalmıyor. 16 kişi oluşumuzun dışında!

 

 

30.01.12- Pazartesi, Santiago

 

Baran ve Deniz yeni pasaportunu almak üzere kahvaltıdan hemen sonra büyükelçiliğe gittiler. Neyse ki bir aksilik olmadan pasaportu alıp öğleye doğru geri geldiler. Check-out yapıp çantalarımızı hostele bıraktık(gecelik dorm ucreti 8000 pezo iken, iki kişilik oda ücreti 24000 pezo) Sky Airline acentasına gitmek için Baquedano durağına doğru yollandık. Kırmızı hatta Los Dominicos yönünde Tobalaba durağında inip dün bulduğumuz uçuşta yer kalmadığını , mevcut olan uçuşlardan en ucuzunun 164.000 pezo olduğunu öğrenince merkez terminale rezerve ettiğimiz biletleri almak için geri döndük. Dönüşte Deniz , telefonla bir gece için tekrar check-in yaptı. Sanslıyız ki odalarımız değişmesine rağmen yer var. Calama biletini Flota Barrios firmasından 36.000 pezoya aldık(Semi-cama=yari yatakli). Biletle beraber 24 saat sürecek olan yolculuğun gerginliği somut bir hal aldı. En son gezideki 81 saatlik tren yolculuğundan sonra rahat geçeceğini düşünsem de o kadar rahat olmayacağı aşikar. Artık Santiago’ya veda vaktimiz yaklaşırken tekrar metroya yonelip Sili’deki Atatürk anıtını ziyaret etmeye karar verdik. Anıta şu şekilde kolayca ulaşmak mümkün: Kırmızı hatta Los Dominicos yönüne binip Alcantara durağında iniyorsunuz. Avda Apoqindo 4200-4120 ile Golda Meir 180 kesişiminde yer alıyor. Biz internetten edindiğimiz yanlış adres yüzünden epeyce soruşturmak ve yarım saat kadar yürümek zorunda kaldık maalesef. Sonrasında hostele yemek yemek için döndüğümüzde akşam “Into The Wild” film gösterimi olduğunu öğrenince, yorgunluğumuzu da gözönüne alınca akşam için plan yapmamıza gerek kalmadı.

 

“İnsan yaşamının mantık ile yönetildiğini kabul edersek, hayatın olasılığı kaybolur.”Alexander Supertramp

 

 

31.01.12, Sali – Santiago

 

Güne Baquedano metro durağına yakın olan Telefónica sergi binasında (Providencia 111) Picasso ile başlıyoruz. 1904 ile 1971 arasında olgunluk dönemine kadar olan 70 baskıyı kapsayan sergi ilk kez Güney Amerika’da misafir oluyor. Sergide birçok eskizin kubizme yavaş yavaş nasıl geçtiğini görmek, akımı anlamak açısından oldukça faydalıydı. Sergi çıkışında yürüyerek Museo de la Solidaridad Allende’ye doğru gitmeye karar verdik. Yol uzun, vaktimiz boldu… San Pedro de Atacama otobüsü 23:46’da olduğundan son günümüzü şehirde olabildiğince yürüyerek geçirmeye karar verdik. Yol üstünde Şili Üniversitesi Mimarlik Fakültesi’ne uğrayarak hem dinlendik hem de sürekli gördüğümüz üniversitelerden birini yüzeysel de olsa inceleme imkanımız oldu. Müzeye 10 blok kadar yaklaşmışken, Zerrin’den müzenin adresinin değiştiğine dair mesaj aldık (Yeni adres: Republika 475) . Geçen seneki Uzakdoğu gezimizde bizlerle olan Zerrin ile Güney Amerika’da da buluşacak olmak bizi sevindirdi. Ondan önce müzeye varmamıza rağmen müze hala tadilatta olduğundan içeri giremedik ve sadece Zerrin’i alıp son bir defa Santiago manzarasının keyfini çikarmak üzere Cerro San Cristobal’e doğru yola çıktık. Acıktığımızı hissettiğimizde Completos yardıma koştu. Completos: Aslında sosisliden pek farkı olmamasına karşın içine garnitür ve şekerli lahana koyuluyor. Eğer lahana yerine avakado sosu girerse Italiano adını alıyor. Oldukça ucuz ve doyurucu! (700 pezo) .

 

 

Bakire Meryem heykelinin de bulunduğu tepeye 6 km. yürüyerek çıkmak mümkünken, manzarayı izlemek için 1800 pezo verip fenikulere biniyoruz. Fenikuler pazartesi 13:00-20:00, pazartesi dışında ise 10:00-20:00 saatleri arasında hizmet veriyor. Nihayet Santiago ayaklarımızın altında. Manzara en az Cerro Santa Lucia’daki kadar güzel. And Dağları öylece şehrin arkasında uzanıyor tüm heybetiyle. Yollarda sürekli görüp merak ettiğimiz Note Con Huesillo’yu ayrılmadan denemek istiyoruz(800 pezo) . Bu icecek haşlanmış buğdaya kayısı kompostosu eklenerek servis ediliyor. Serinlemek icin ideal!

 

 

 

 

Santiago sayfası kapanırken bir günü aşan yolculuk, sonrasındaki San Pedro de Atacama-Uyuni Gölü yolculuğu için antreman niteliğinde. Çöl sıcağında görüşmek üzere!..

 

01.02.12, Çarşamba, Santiago / Calama

 

Yollar yorar dediler. Deneyelim dedik!.. (otobüs ile 25 saat)

 

02.02.12, Perşembe ,Calama / San Pedro de Atacama

 

San Pedro de Atacama’ya direkt otobüs bulamadığımız için aktarma yapacağımız Calama’ya 25 saatlik yorucu bir yolculuktan sonra, 00:30’da Valmaseda Terminali’ne ulaştık. Buradaki acentalar açık olmadığından Terminal de Buses Calama’ya doğru çantaları sırtlayıp 20 dakika boyunca yürüduk. Vardığımızda son otobüs maalesef Antofagosa’ya hareket etmek üzereydi. Gorevliden sabaha kadar terminalde beklemek için izin istediysek de onay alamadık. Bu arada çevremizdeki taksiciler taksi başına 50.000 pezo fiyat biçerek bize bir teklifte bulunduysa da terminalin açılış saati olan 05:20’yi beklemek üzere, sonsuza dek açık olduğunu öğrendimiz terminalin hemen karşısındaki Pollo Andino Restaurant’i kendimize mesken ettik. Terminal açılır açılmaz Tur Bus’tan ilk otobüse bilet aldık. (2900 pezo) Her ne kadar hem karnımızı doyurmuş hem de hostel parasından kurtulmuş olsak da restoranttaki 8 saatlik bekleyiş bizi epey yormuştu.

 

 

 

 

08:50’de hareket eden otobüs 1.5 saat sonra nihayet San Pedro de Atacama’ya varmıştı. Yolculuk sırasında herkesin en azından uyumaya çalıştığı gözlerinden belliydi. Terminalde bize önerilen Hostel Rural The Life’a 10:30’da yerleştik. Gecelik 10.000 pezodan açılan fiyat ufak bir pazarlık sonunda 7.000 pezoya kadar düştü. Hostelin 4 tane 6 kişilik, 1 tane 4 kişilik dormu mevcut. Bahçesindeki hamaklar, çöle rağmen sıcak su oluşu ve masa tenisi masası seçimimizde bizi etkileyen faktörlerdi.

 

 

Çantalarımızı odaya bırakıp hızlı bir şekilde bisiklet kiralamak için fiyat araştırmaya başladık. Öğlen güneş tepedeyken gölgemiz Katarpe’ye doğru düşsün istiyorduk. Birçok yerden hatta hostellerden bisiklet kiralamak mümkün(günlük 8000 pezo, 6 saatlik 4000 pezo). Pazarlık konusunda Israillileri geçemeyecek olsak da 6 saatliğine 2500 pezoya anlaştık. Ve başladık pedallamaya!..

 

 

Gözü dönmüş grup 7 kişiden oluşuyordu(Baran, Tamer, Mesut, Emrah, Deniz, Gokçe ve bendeniz).Grubun geri kalanı hostelde 12.000 pezo ödeyerek Laguna Cejas turuna katılmayı tercih etmişti. San Pedro de Atacama’da fiyatları 8.000 pezo ile 25.000 pezo arasında değişen birçok tura katılmak mümkün. Turlar yarım günlük ya da tam günlük şeklinde programlanmış. Adrenalin sevenler için sandboarding seçeneği mevcut(10.000 pezo).

 

 

Güneş daha da yakıcı bir hal alırken Şeytan Kanyonu’nun yer yer gölge olması bizi rahatlatmıştı fakat Katarpe’ye yaklaşırken grup kumda futbol oynamaktan daha yorucu olan bir şeyi keşfedecekti;  Kumda bisiklet sürmek!..Ve ayrıca ne yazık ki bir iki hafta sonrasında Katarpe’ye giriş de civardaki bazı ören yerlerine giriş gibi ücrete tabi olacaktı.

 

 

Dönüş yolunda herkesin ağzında akşam yemeği vardı. Boşalan su şişelerinin dayanılmaz hafifliği ile epey hızlı dönmüştük hostele. Kasabadaki en büyük market olan El Sol’den aksam yemeği için alışveriş yapıp kendimizi ödüllendirdik. Yemek sonrasında yolun büyük kısmını üstsüz tamamlayan Baran ve Tamer’in sızlanmalarıyla devam eden muhabbet sonrasında, Atacama-Uyuni yolculuğu için acentalardan fiyat almaya gittik. 75.000 pezo ile 65.000 pezo arasında değişen fiyatlar arasından en uygun olan Colque Tour da karar kıldık. Ek olarak 8000 pezo olan Vallle de La Luna turunun fiyatını 5000 pezoya çekerek Atacama-Uyuni turu ile birlikte 70.000 pezoya anlaştık. Atacama’ya giderken ihtiyacınız olan şeyler: Çölde 3 gün yetecek kadar su(5lt.), tuvalet kağıdı ve 150 Bolivyanos(REA Ulusal Parkı’na giriş ücreti).

 

 

Yerçekimi değişmeyecek olsa da Dünya’da Ay’ın yüzeyiyle en çok benzerlik gösteren Valle de La Luna’ya doğru yarın yola çıkıyoruz. Umarım bayrağımızı dikmeyi unutmayız..

 

03.02.12, San Pedro de Atacama

 

Sabah uyandığımızda sızlayan güneş yanıklarımız bugün tekrar bisikletlerle yola düşme fikrimize engel oldu. Ayrıca oldukça yorulduğumuz için biraz geç kalkmış Death Road için yaptığımız antremanla yetinip tur vakti olan 16:00’ya kadar kah not yazdık kah masa tenisi oynadık.

 

 

Valle de La Luna(Ay Vadisi) turumuza Valle de La Muerte(Ölüm Vadisi) ile başlıyoruz. Ölüm vadisinin adını nereden aldığına dair 3 tane rivayet var;

 

1- Halk tarafından çok sevilen Belcikali rahip Gustavo Le Paige,  Ölüm Vadisi’ni ilk gördüğünde yüzeyini Mars yüzeyine çok benzetmistir ve Valle el Marte olarak adlandırmıştır fakat telaffuzu yerliler tarafından “Muerte”(ölüm) olarak algılanmıştır.

 

2- Bolivya ve Arjantin’den göçenlerin hayvanlarının çoğunun bu vadiyi geçerken ölmesi sonucunda vadi ününe kavuşmuştur.

 

3- Şili, Bolivya ve Peru’nun iç savaşı sırasında bu vadide çok sayıda insanın hayatını kaybetmesi bu vadiye ismini vermiştir.

 

 

 

 

İkinci durağımız Ay Vadisi. Giriş ücreti 2000 pezo iken, öğrenci tarifesi 1500 pezo. Kimliklerimizin uluslararası olmamasına rağmen işe yaraması bizi biraz da olsa sevindiriyor. 25 dakikalık Tuz Vadisi yürüyüşümüze başlıyoruz. Vadide bir süre gerçekten sessiz durmayı başarırsanız esen rüzgarla beraber çözülen tuzların çıtırtılarının oluşturduğu melodiyi dinleyebilirsiniz. Vadinin sonunda eğilip bükülerek tuz mağaralarını geziyoruz. San Pedro de Atacama’da gece masa tenisi oynarken kullandığım kafa lambası asıl işlevine sonunda kavuşuyor. Bu mağara eskiden soğuk hava deposu olarak kullanılmaktaymış.

 

 

Çöl bize soğuk yüzünü göstermeye başlarken amfi tiyatronun manzarasına kendimizi kaptırıyoruz. Sonrasında yine Gustavo Le Paige’nin isim babası olduğu The Three Maries’de duraklıyoruz. Kayaların göğe yönelmiş dua eden üç rahibeye benzemesi buraya adını kazandırıyor. Hayal gücünüz genişse daha farklı şeylere benzetmek de mümkün!..

 

Minibüs Piedra de Collote’ye(Coyote Kayası) doğru yönelirken güneş batmaya hazırlanıyor, renkten renge bürünen kayalar muazzam bir manzara oluşturuyor. Road Runner çizgi filmindeki kayaya benzeyen bir kayanın burada bulunması Wile e Coyote karakterinin bu güzel manzaranın isim babası olmasını sağlıyor. Bazı turlar olayı biraz abartıp araçların önüne attıkları masalarda şarap servisi yapmaktalar. Hava kararmak üzereyken şehre doğru yola çıkıyoruz. Bolivya-Venezuella melezi bir yilini Kudüs’te geçiren ve Arap kültürünü çok seven rehberimiz, sıradaki durağımızın Bolivya olduğunu öğrenince sevinmekle kalmayıp bize La Paz’da birkaç Arap restorantı önererek işinde oldukça iyi olduğunu gösteriyor.

 

 

Sonsuzluğa doğru yola çıkmamıza sadece bir gece kaldı!..

 

04.02.12, Cumartesi, Atacama

 

San Pedro de Atacama’dan Los Flamencos-Paso Jama, Şili-Bolivya sınır kapısına kadar gideceğimiz minibüse binmeden açık olan marketten çöl için ihtiyacımız olan 5lt, suyu alıp 15 dakika sonra yüzlerce insanla beraber kuyrukta yerimizi alıyoruz. Eskiden belirli olan sınır bölgedeki depremler sonrası tam olarak çizilemediğinden tampon bölge epey geniş tutulmuş. Sınırda Bolivya’ya geçiş yaparken dikkatimi “Amerikan Vatandaşlarının Dikkatine!” başlıklı uyarı çekiyor. Uyarıda peş peşe sıralanan birçok maddeden 135 dolar vize ücreti, davetiye, sarı humma aşı belgesi belirginleştirilenler.

 

 

6 kişilik 3 adet jeep ile Atacama-Uyuni yolculuğumuza REA(Reserva Nacional de Fauna Andina “Eduardo Avaroa”)’ya girmeden 150 bolivyanos verip biletimizi alüyoruz. Kahvaltı yapmak için durduğumuz Laguna Blanca(Beyaz Göl)’daki tabelada yazan “Es ta es mi Tierra”(Burası benim topraklarım) ile Bolivya bizi selamlıyor. Bu gölün rakımı 4300 metre olduğundan nefes almak güçleşiyor. Gezi boyunca yüksek rakımlı bir rota izleyeceğimizi öğrendigimiz de ise coca yaprağının tadına bakmaktan başka çare kalmıyor. Yapraktan bir tutam alıp biraz çiğneyerek yanağınızda tutmanız gerekiyor.

 

 

Kahvaltıdan sonraki durağımız Laguna Verde(Yeşil Göl). Çöldeki göllerde farklı minareller nedeniyle su farklı renklerde yansıyor ve bu yansıma göllere adını veriyor. Ve yağmur!.. Dünya’nin en kurak çölünde yağmura yakalanmak şanslı olup olmadığımızı sorgulamamıza neden oluyor.

 

 

Laguna Polques’te dilerseniz termal suyun oluşturduğu havuzda serinlemeniz mümkün. Çölde havuz keyfi, daha ne olsun!.. Hava soğuk olduğundan grubun çoğu ben de dahil olmak üzere havuza girmeye çekiniyoruz. Sonraki duraktaki gayzerler bile üşümemizi engelleyemiyor. Herkes birbirine gerçekten çölde olduğumuzu hatırlatması için bakınıyor titreyerek.

 

 

Şoförümüzün yoldan ziyade kendi yolunu izleme inadına devam etmesi sonucunda vites kutusu bozuluyor ve zorunlu mola veriyoruz. Gobi Çölü’nün kulaklari cinlasin!.. Neyse ki şoför hiç bozuntuya vermeden araçtan inip 10 dakika içinde sorunu hallediyor ve tekrar yola koyuluyoruz.

 

 

Ilk gece konaklayacağımız Laguna Colarada(Renkli Göl)’ya varır varmaz çantalarımızı bırakıp gölün etrafında yürümeye çıkıyoruz. Göle hakim olan renk kızıl. Atacama’daki filamingoların büyük populasyonu bu gölde yaşıyor. Çölde yağmur, gündüz esen dondurucu rüzgar derken sıcak iklimle ilintilendirdiğim filamingoları görmek suprizlere açık olmam gerektiğini hatırlatıyor.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: