Varuna Gezgin Personellerinden Umut Başal ilk gezi deneyimini anlatıyor!

MAMA AFRİCA!

Merhaba, hello, bonjour, ciao, hola, kon’nichiwa, se… Ben Umut, 23 yaşında Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi 3. Sınıf öğrencisiyim. Yaklaşık bir buçuk senedir Varuna Gezgin ailesinin bir parçasıyım. Bir işletmenin bir üniversite öğrencisine neler katabileceğini, Varuna Gezgin ruhunu, ilk yurtdışı deneyimimi anlatmak istiyorum size. Açıkçası nereden başlayacağım emin değilim ama nasıl hak kazandığımı anlatarak başlayabilirim. İşletmenin içerisinde satış konusunda başarılı olan çalışanların yurtdışına gideceği bir etkinlik bir yarışma düzenlendi. Benim için ikinci üniversite olan Varuna Gezgin öğretmeye devam etti. Çok isteyip istenilen başarıyı doğru şekilde elde edememe rağmen Murat hoca beni de gezi kadrosuna kattı.

Biletim alındıktan sonra bile hala inanamıyordum, Ankara ve Eskişehirden  gelen arkadaşlar ile İstanbul havalimanında buluşup, beraber Cape Town’a uçtuk. Havalimanı çıkışında şehrin bir görseli ve Afrika’da genel kabul görmüş Mama Afrika yazısı sizi karşılıyordu. Grup lideri Timur ile beraber hostelimizin bulunduğu Cape Town’ın en işlek ve en güzel lokasyonlarından biri olan Long Street’teki Long Street Backpacker’sa gittik. Burada bizi küçük gezgin Milan ve Murat hoca karşıladı. Gezi içerisinde deneyimlerinden faydalandıkça hoca denmesinin sadece bir lise öğretmeni değil gezmek konusunda duayen bir öğretici olduğuyla da ilgili olmalı sanırım. Gezi boyunca deneyimlerini dinledik, eşsiz bilgilerden faydalanmak biz öğrenciler için kulaklara mutlaka küpe oldu. 

İlk olarak şehrin liman bölümü olan aynı zamanda yeme-içme ve Afrika’nın modern sanat eserlerini de görebileceğiniz Zeitz Müzesine ev sahipliği yapan Waterfront’a gittik. Hayatımda yediğim en leziz hamburgeri ve yerli bira olarak nitelendirdikleri Castle’ı tatma fırsatı buldum. Sonrasında şehri sahil yolundan keşfetmek için uzun bir yürüyüşe çıktık. Şubat ayında o sıcağı hissetmek inanılmazdı, Mounille Point bölgesini de içine alan uzun bir yürüyüş sonrası hostelimize varmıştık. Hostelde ilk defa kalan biri olan benim için ilginçti. Geç saatlere kadar eğlence ve müzik, ortak alanda ekipçe ve diğer ülkelerden gelen sıcak kanlı insanlarla oyunlar oynayıp sohbet etmek keyifliydi. Farklı kültürden insanların davranışlarını öğrenme ve gözlemleme fırsatı bulduk.

İkinci günümüz de penguenleri görmeye gidecektik. İkinci gün hep beraber Masa Dağı Milli Parkı sınırları içinde bulunan Simons Town isimli küçük bir kasabanın içindeki Boulders Beach’e penguenleri görmek için yola çıktık. Penguenler ile aramızda mesafe olmadan koruma altındaki penguenleri seyrettik ve sonrasında Cape Point ve Ümit Burnu için tekrardan yollara düştük. Coğrafya hocalarımızın lisede bahsettiği yerleri görmek Afrika’nın en uç noktasında rüzgarı içimizde hissederek; Antartika’ya en yakın yerde bulunmak yolda giderken babunları, devekuşlarını görmek unutulmayacak bir deneyimdi. Dönüş yolu olarak Chapman’S Peak Drive’ ı tercih ettik manzara aynı Cape Point’te olduğu gibi nefes kesiciydi. 

Üçüncü gün Uber kullanarak Güney Afrika denince özellikle Cape Town denince akla gelen şarap bağlarını görmeye gittik Stellennbosch bölgesinde yer alan şehir merkezine yaklaşık kırk dakika uzaklıktaki şarap evi La Motte’ye geldik. Bağ evi oldukça lüks ve sadelikten yana bir gösteriş vardı. Bunu anlayabiliyordunuz, biz ise ortama hiç uygun durmayan öğrenci bireylerdik. Lakin çok güzel ağırlandık ve aşırı lezzetli şarapları taktık. 

Dördüncü gün BoKaap’ı renkli evleri görmeye gittik. Siyahilere ikinci sınıf vatandaş şeklinde davranıldığı bir dönemde insanlar evlerini rengarenk boyayıp bir çeşit eylem meydana getirmişler. Bu  sokaklarda yerel sanatçıların yaptığı zengin ve fakir ayrımını siyah ve beyaz ırk ayrımını görmek mümkün. Tabi ayrım denince ikinci durağımız şehrin merkezinde bulunan gökdelenlerin arasında yerli halkın kurduğu Green Market’e gittik. Burada yerli halk yaptığı el ürünlerini satarak geçimini sağlıyor ve yerel halkın fakirliğini gözler önüne seriyor. Kayıtsız kalmamak mümkün değildi. O gecemizi hostelde geçirdik çünkü ertesi gün uzun ve zorlu bir tırmanış bizi bekliyordu.

 Beşinci gün benim hayatımda dönüm noktası dediğim gündü. Kendimden asla beklemediğim bir şey başarıp şehrin simgesi haline gelmiş adını zirvesinin düz olmasından alan Masa Dağı’na yaklaşık iki buçuk saat süren bir tırmanış yaptık. Deniz seviyesinden 1024 metre yükseklikte ve ikiyüzden fazla bitki çeşidini barındırıyor burası.  Defalarca başaramayacağımı düşündüğüm arkadaşlarımın desteğini her anında hissettiğim bir yandan doğal güzelliğin içinde büyülenirken bir  yandan tırmanmaya çalıştığım yorucu ama yorucu olduğu kadar da güzel iki buçuk saat. Dünyanın yedi harikasına aday olmuş bir yere tırmanmak, bir işletmenin günümüz şartlarında bana bunu sağlaması cidden inanılmazdı. Masa Dağının zirvesine tırmandıktan sonra iki yanınızda Şeytan Tepesi (Devil’s Peak) ve Aslan Başı Tepesi (Lion’s Peak) arasından Cape Town manzarısını seyrettik.  Tepeye vardıktan yaklaşık yarım saat sonra fırtına yaklaştığına dair sirenlerin çalmasından sonra koşar adım inişe geçtik düşe kalka da olsa inmeyi başardık ve otostop ile hostelimize geçiş yaptık. Açıkçası yorgunluk ve mutluluk ile direk uyumuştum.

Altıncı günümüzde Şubat ayında denize daha doğrusu okyanusa girmek için Clifton’a doğru yola çıktık sıcak kumda futbol ve voleybol oynadık. Okyanus suyu deniz suyunun aksine aniden yükselebiliyormuş lütfen dikkat edin. Zira biz sahilde güneşlenirken su seviyesinin aniden yükselmesiyle sular altında kaldık. Kötü de olsa bir deneyimdi, biz hariç kimsenin ıslanmaması tabi ayrı bir olay. Dönüş yolunda otostop çekerken biraz zorluk yaşadık. Plaşın otoparkından sorumlu kişilerden bize Uber çağırmasını rica ettik. Fakat onlar bizden rüşvet istediler vermeyince ve Uber görevlisi ile konuşup Uberin bizi almamasını sağlayınca otostop çekmemiz gerekti. Hayatımın en kısa mesafeye en uzun otostop yolculuğuydu yaklaşık üç saat sürdü, neden yürümediğimizi hala bilmiyorum. Kimse bizi almıyor duran arabalar rüşvet istiyor. Otostop çekmemiz için gruplara ayrıldık ilk gruba durmuşlardı ama bize neredeyse kimse durmadı. İki buçuk saatin sonunda kendisinin de gezgin olduğunu öğrendiğimiz bir abimiz bizi aldı ve sağolsun hostelin yakınlarına da bıraktı. Zorlanmaktan açıkçası mutluydum, o anlar aklıma geldiğinde hala gülümserim. Tabi hostele vardığımızda yere kapanıp yeri öpmem kuşkusuz bir gerçek. O günün akşamında Long Street’in gece hayatında yer bulan, içeride yerel bit halkın müzik yaptığı ve müzik ziyafeti olan Mama Afrika’ya gittik. Mutlaka herkes oraya gitmeli ve o anları yaşamalı o ziyafeti tatmalı.

Yedinci günümüzde artık gideceğimiz için içimiz bir miktar buruktu. Hostel çalışanları ile ve konaklayan diğer dostlarımız ile vedalaşıp eşyalarımızı topladıktan sonra Türkiye’ye dönüşe geçtik. Bir gezi bir seyahat insana ne katabilir sorusunun cevabını hepimiz ayrı ayrı aldık diye düşünüyorum. Unutulmaz anlardı, özlem doluyum şuan Güney Afrika için. Kim bilir belki bir gün yolum yine düşer, hep sağlıcakla kalın..

You May Also Like

Varuna Gezgin Antalya Şubesinden Kuzey ilk Gezisini Anlatıyor!

Varuna Gezgin İstanbul Şubesinden Burcu Anlatıyor!

Rinjani Mountain: Bulutların Üzerine Tırmanmak

Cafe del Mundo Hikayesi – 1.Bölüm

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir